Özgürlük Kuşları “Şehit Kamil”

Karanlıkla gündüzün kesiştiği akşam vaktinde, şehri saran kızıllık yavaş yavaş yerini gecenin rengine bırakmaya hazırlanıyordu. Evlerinin balkonundan şehri seyre dalmıştı dede ve torun. Onlar dede torundan çok iki arkadaştılar. Dedesi balkonda bağdaş kurmuş akşam ezanının okunmasını bekliyordu. Torunu Küçük Kamil uysal bir kedi gibi dedesinin dizine başını koydu. Dedesi başını okşadı her zaman ki gibi.

Çocuğun merak ettiği sorular vardı yıllardır. Ancak dedesi torunu üzülür düşüncesi ile bu sorulara cevap vermiyordu. Küçük Kamil lösemi hastalığı ile mücadele ediyordu. Sürekli morale ihtiyacı vardı. Bu akşam çok ısrar etti dedesine.
– Dede hani söz vermiştin ismimin nereden geldiğini anlatacaktın. Beni özgürlük kuşlarının yuvasına götürecektin. Bana kanatsız özgürlük kuşlarını gösterecektin?

Dedesi Mehmet Efendi torunu tarafından köşeye sıkıştırıldığının farkında idi. Ne pahasına olursa olsun ona verdiği sözü tutmalı idi.
– Çok mu merak ediyorsun ismimin nerden geldiğini
– Evet dede
– O zaman anlatayım ama iyi dinle!
– Elbette dinlerim.
İhtiyar adam gözlerini uzaklara dikti. Eli ile şehri gösterdi.
— Bak Kâmilim şehre iyi bak. Yüksek binalar, geniş caddeler, model model arabalar, şu uzakta bacası tüten fabrikalar ve ötede Alleben deresi boyunca uzanan park ve tepelerdeki direklerde dalgalanan bayrakları görüyor musun?
      —Evet dede
— İşte Kâmilim bu Güzellikler binlerce özgürlük kuşu sayesin de oldu. Onlardan birisi vardı ki özgürlük kuşlarının en küçüğü idi.
— Kim o dede
— O benim arkadaşım, seninde ismini taşıdığın Mehmet Kamil.
—Bana arkadaşının adını mı koydun.
— Evet. Ama bilmelisin ki o bildiğin arkadaşlardan değil. O benim her şeyimdi. Onunla her gün oyunlar oynar. Evimizin damında kuş besler, topaç oynar, uçurtma uçururduk.

Mehmet efendinin yüzünde tebessümler çiçek açmıştı sanki çocukluğundan bahsederken. O günleri yeniden yaşar gibiydi. Bir anda gözleri bulutlandı. Yutkundu, sesi kısıldı. Sözüne yinede devam etti.

– Ta ki bir gün düşmanlar şehrimize geldi her şey değişti.
– Düşman kim dede?
– Fransızlar oğul Fransızlar
– Ne yaptılar dede?
– Şehri işgal etiler. Her yanı yağmaladılar. Ülkemiz kurtuluş savaşından çıktığı için devletimiz asker gönderemedi. Düşmanla babalarımız, annelerimiz, ağabeylerimiz ve biz çocuklar mücadele ettik. O çocuklardan biri vardı ki işte o arkadaşım Mehmet Kamil’di. O, gördüğün bu güzel şehrin kurtuluş kıvılcımını ateşleyen küçük kahramandı.
– Ne oldu ona dede?
– Her zamanki gibi bizim evin avlusunda oynuyorduk. Düşman şehrimizi işgal ettikten sonra “düşmancılık” oyununa dalmıştık. İkimizde çete olmuş askerlerimiz saflarına katılıp düşmanları vuruyorduk.
– Oyuncak silahınız var mıydı?
– Ne oyuncak ne de gerçek silahımız vardı. Biz silahlarımızı tahtadan yapmıştık. Direnişçi çetelerde bizden farklı değildi. Onlarda demirden evlerin altlarında gizlice kurdukları atölyelerde silah mermi yapıyorlardı.
– Vay, filimler de ki gibi!
– Evet, ona benziyor biraz.
– Sonra ne oldu peki.
– Biz oyuna kendimizi kaptırmıştık ki Mehmet Kâmilin annesi bizim kapıyı çaldı. Kamil’i alıp akrabalarına gideceklerdi. Mehmet Kamil istemeyerek oyunu bıraktı. Annesinin yanına gitti. Tam annesi ile çıkıp gidecekti ki, geriye döndü. Boynuma sarıldı. Kulağıma bir şey fısıldadı sonrada çekip gittiler annesi ile.
– Kulağına ne söyledi dede?
– “ Merak etme birazdan gelirim. Gelince düşmanı öldürmeye devam ederiz. Ama sen boş durma ben gelene kadar savunma yap” dedi
– Peki, sonra Mehmet Kamil’e ne oldu dede?
– Annesi ile Akyol mahallesinde Fransız askerlerinin kullandığı fırının önünden geçerken, askerlerden bazıları Mehmet Kamil’in annesine sataşmışlar. Askerlerden birisi annesinin peçesine elini uzatmış. “Aç da güzelliğini görelim” demiş.
Küçük Kâmilin gözleri bir ara dedesinin gözlerine takıldı. Hiddetten patlayacak gibi olmuştu.
– Sonra dede
– Sonrası “Düşmancılık” oyunlarımızdan biraz farklı. Mehmet Kamil Annesinin örtüsüne düşman askeri çekiştirince yerden kocaman bir taş almış. “Çek elini annemin örtüsünden pis gâvur” diye bağırmış. Arkasından da elindeki taşı Fransız askerine atmış.
– Aferin Mehmet Kamile ben olsam bende yapıştırırdım taşı.
Küçük Kamil’in nefes alışları iyice hızlanmıştı. Kendisini bir an adaşı Mehmet Kamil’in yerine koydu. Düşmana saldırdı.
– Ya sonra ne oldu dede ya sonra…?
– Sonrasında Fransız askeri silahını çekip Mehmet Kamil’i orada kurşuna dizmiş. Zavallı arkadaşım kanlar içinde yere yıkılmış. Mehmet Kamil o gün gösterdiği kahramanlıkla Gaziantep’in direniş fitilini de ateşlemiş oldu. O günden sonra halk çeteler oluşturarak iki yıl mücadele etti ve düşmanı kendi çabaları ile bu güzel şehirden kovdular. Bu güzel şehre daha sonra meclis kararı ile Gazi unvanı verildi. Adı Antep iken Gaziantep oldu.
– Peki, Mehmet Kamil kuruşuna dizilince ölmüş mü hemen oracıkta?
– Hayır, o hiç ölmedi. Çünkü Şehitlere ölü denilmez. O küçük özgürlük kuşu oldu. Kanatsız özgürlük kuşlarının arasına karıp uçup gitti. O günden sonra arkadaşımın adı Şehit Kamil olarak anılır oldu. Şu an yaşadığımız ilçemizin adı Şehit Kamil’in ismi oradan gelme.
– Vav. Neymiş senin arkadaşın. Şimdi anladım dede her şeyi. Sen o arkadaşının ismini bana verdin demek.
– Evet, aynen öyle

Karanlık iyice bastırmıştı, akşam ezanları birbiri arınca minarelerden yükseldi. Dedesi “hadi bizi çağırıyorlar namaza” dedi dedesi.
Küçük Kamil’in dedesini bırakmaya hiç niyeti yoktu.
– Dede adaşım şehit kâmil özgürlük kuşu oldu dedin. Peki, Özgürlük kuşlarının yuvası nerde.
– Çarşıda
– Dede beni götürür müsün oraya?
– Özgürlük Kuşlarının yuvası sadece Cuma günü açık olur.  Cuma söz götüreyim seni.
– Peki dede. Ama daha beş gün var.
– Bekleyeceğiz
– Ne yapalım bekleriz.
– İyi o zaman haydi abdest almaya.
– Son bir soru çok merak ediyorum dede.
– Neymiş sor bakalım son soru bu?
– Ben özgürlük kuşlarının uçuşunu görebilir miyim? Bunu çok istiyorum özelikle de adaşım Şehit Kamil’i görmek istiyorum. Görebilir miyim gökyüzünde uçarken?
– Özgürlük kuşlarının kanat çırpmadan gökyüzünde uçuşlarını sadece onları çok seven ve onlara dua edenler görebilir.
– Cumaya kadar her gün onlara dua edeceğim. Göreceğim onları göreceğim.

Dede ve torunun muhabbeti her zaman ki gibi güzeldi. Küçük Kamil, isminin nereden geldiğini öğrenmişti sonunda. İsminin nereden geldiğini öğrenmekle mutlu olmuştu. Hastalıktan zayıf düşen bedenine bir anda can geldi. Kendisini adaşı Şehit Kamil gibi güçlü hisseti. Ayağa fırladı bir anda. Dedesi bile şaşırmıştı torunun bu kadar hızlı kalkışına.

O akşamdan sonra Küçük Kamil Cuma gününü beklemeye başladı. Her gece yatarken şehit Kamil ve arkadaşlarına dua ediyordu. O şehit olmuş özgürlük kuşlarını gökyüzünde uçarken mutlaka görmeliyim diyordu.

Cuma yaklaştıkça küçük Kamil’in heyecanı da artıyordu. Ancak hastalığın verdiği sıkıntıda iyice arttı. İlikleri çekiliyor, dizlerinin dermanı yavaş yavaş gidiyordu. Arada ateşi çıkıyordu.
Cuma günü geldiğinde küçük Kamil’in ayakta duracak hali yoktu. Dedesi onun bu halini görünce inşallah verdiğim sözü hatırlamaz diye içinden geçiriyordu ki Küçük kâmil Dedesine seslendi.
– Dede ben hazırım gidelim özgürlük kuşlarını görmeye.
Dedesi çaresizdi. Küçük kâmilin annesi, babası ile göz göze geldi. Götürmek istiyor hastalık ilerlemişti. Vazgeçmek istiyor söz vermişti. Bu ikilem arasında verdiği sözü tutmayı seçti. Söz ağzından bir kere çıkmıştı.
Cuma salası verilerken hazırlandılar. Küçük Kamil özgürlük kuşlarını görme arzusundan bütün gücünü toplayıp ayağa kalkmak istedi. Ayakta zor durduğu belli idi. Küçük kâmili dedesi tekerlekli sandalyesine bindirdi. Asansörle evin önüne indiler. Yola koyuldular.

İhtiyar Mehmet Efendi bastonunu evde bırakmış tekerlekli sandalyeyi hem sürüyor hem de ona dayanıyordu.

Kaldırımda ilerlerken vitrinlere göz atıyorlar, insanların yol boyunca uzanan telaşlarını izliyorlardı. Ve sonunda uzaktan gittikleri yerde bulunan Çınarlı camiinin minaresi göründü. “İşte geldik Kâmilim, minarenin yanı özgürlük kuşlarının yuvası” dedi. Kamil kanatlanıp uçacak gibiydi. Caminin avlusuna geldiler. Camii dolmuş avluya taşmıştı. Yerlere serilen halı, kilim ve seccadeler üzerinde cemaat oturmuştu. Mehmet Efendi bir halının kenarına ilişti. Torunu bir tanesi Küçük Kâmilde tekerlekli sandalyesi ile yanında bekliyordu. Namaza başlandı, Cuma hutbesini dinlediler. Namazın bitiminde beklenen an gelmişti.
Dede torun tekerlekli sandalyeleri ile Çınarlı Caminin bitişiğindeki Şehit Mezarlarının bulunduğu yere geldiler. Dedesi “İşte özgürlük kuşlarının yuvası burası” dedi.

Mermerlerle kaplı büyük bir mezar üzeri Türk bayrağı örtülü. Duvarda kahramanlık şiirleri.

Dedesi küçük Kamil’e buranın hikâyesini de anlattı.
– Bak Kâmilim burası Gaziantep savunmasında şehit düşen 6317 şehidimiz için yaptırılmış mezar. Şehitlerimizin mezarı bulunabilenlerin kemikleri buraya getirilerek bütün şehitler adına bir şehitlik yapıldı. Her şehit dünyadan göçünce özgürlük kuşu olur.  Özgürlüğümüzü borçlu olduğumuz özgürlük kuşlarının yuvası işte burası.
Kamil derinlere daldı hiç konuşmadı. Ellerini açıp dua etti. İçinde bir burukluk vardı. Özgürlük kuşlarını görememişti. Demem ki dedesinin dediği gibi özgürlük kuşlarını görmek için içten dua etmemişti. Buna üzüldü.

Dualarını ettikten sonra dedesi tekerlekli sandalyesini sürerek Şehitlikten dışarı çıktılar. Dedesi şehitliğin üzerinde bulunan Şehitlik anıtına götürdü küçük Kamil’i. Çınarlı Camii’nin ve Şehit mezarlarının üzerinde şehitler adına bir anıtı görünce küçük Kamil sordu.
– Burası ne dede?
– Kâmilim burası da 6317 şehit anısına dikilmiş bir anıt. Bak anıtın altında şehitlerimizin ismi yazıyor.
– Dede okusana bana
Dedesi şehitlerin ismini okuyordu. Kâmil hala durgundu. Şehit olmuş özgürlük kuşlarının gökyüzün de uçuşunu görememişti. Bundan kendisini sorumlu tutuyordu.

Dedesi tekerlekli sandalyedeki Küçük Kâmili iyice isimlerin yanına yaklaştırdı. Bir eli ile Kâmilin elini sıkıca tutu. Diğer elinin parmağı ile de şehitlerin isimlerini göstererek okuyordu.

Kamil içinden dua ediyordu.” Ne olur Allah’ım bana özgürlük kuşlarını göster.” Bir anda anıttan gökyüzüne doğru özgürlük kuşu şehitler havalanmaya başladı. Dedesi her isim okuduğunda o şehitler göğe doğru yükseliyordu.

Küçük Kamil gördüğü manzara karşısında bir anda sessizliğe büründü. Sanki dili tutulmuştu. Konuşamıyordu. Sonunda duası kabul olmuştu. Şaşkınlığını üzerinden atamadan dedesine bağırdı. Bir eli dedesinin elinde idi. Diğer elinin işaret parmağı ile gökyüzündeki kanatsız uçan şehit özgürlük kuşlarını gösterdi.
– Dede bak. Bak dede. Özgürlük kuşları gökyüzünde uçuyor. Gördüm onları gördüm. Gördüm…  En önlerinde küçük Şehit Kamil var dede.
Dedesi başını torunun işaret ettiği gökyüzüne çevirdi. Ama hiç bir şey göremiyordu. Mavilikler arasında beyaz bir bulut kümesi vardı.

Kelimeler küçük Kamil’in ağzında dalgalanıp. Dedesi sıkı sıkı tutuğu Küçük Kamil’in elinin, kendi eli arasından yavaş yavaş sıyrıldığını hissetti bir an. Mehmet Efendinin kulağına gelen son ses yorgun bir bedenin cılız sesi idi.
– Dede bak Özgürlük kuşları beni çağırıyor. Beni çağırıyor gökyüzüne. Gideyim mi dede gideyim mi?
– …

HASAN MAHİR

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir