Emanet Aşk Mektubu

Ölüm açıktan kol geziyordu siperlerin arasında. Her saniye bir askeri daha alıyordu, kör bir kurşunu bahane ederek. Ölümün farkına bile varmıyordu çoğu zaman zafere inanmış askerler. Düşman bombaları, mermileri, şarapnel parçaları, tüm nefretini kusuyordu Çanakkale sırtlarına.
Düşman her şeyi hesaplamış ama bir şeyi unutmuştu. Karşısındaki askerler savaşmıyor adeta ölmek için siperlerde sıralarını bekliyorlardı. Dağlar, siperler aşılabilirdi ama vatan sevdalısı yürekleri aşmak imkânsızdı.
Denizdeki düşman gemilerinden atılan bir top mermisi siperdeki askerlerin tam orta yerine düştüğünde askerlerin hepsi bir yana savruldu. Kimisi yaralanmış kimisi şehit düşmüştü. Adıyamanlı  Kürt Mehmet ayağından hafif yara almıştı. Etrafına bakındı yanındaki arkadaşlarının çoğu şehit olmuş, kalanlarda ağır yaralı idi. Birkaç tanesine yardım etmek istese de yapacak bir şeyi kalmamıştı. Hepsi teker teker sonsuzluk kervanına katılıyordu. Az ilerde gözü Antep’li Ökkeş’ e takıldı. Sanki hâlâ yaşıyordu. Bari o yaşasa diye içinden geçirdi. Bulunduğu birlikte en çok sevdiği arkadaşı o idi.
Ökkeş’le aralarında bir sözleşme yapmışlardı. İkisi de ailelerine gönderilmek üzere birer mektup yazdırmış, bir birlerine vermişlerdi. Kalan şehit olanın mektubunu ailesine götürecekti. İkisi de bir  birlerinden aldıkları mektupları kalplerinin üzerindeki parke cebine koymuşlardı.
Mavzerinden destek alarak siperin içerisinde yarım şekilde doğruldu.  Yavaş yavaş Ökkeş’in yanına vardı. Yaralı ayağı akasından sürünüyordu.  Ökkeş ölü gibi yatıyordu. Nabzına baktı, kalbini dinledi hâlâ yaşıyordu.
Arkadaşları arasından birinin hayatta kalması bütün ölümlere rağmen küçük bir mutluluk verdi kendisine. Ayağındaki ağrıya ve kanamaya aldırmadan arkadaşının yarasını sarıyordu.
Kürt Mehmet Ökkeş’in başını yaralı olmayan dizine yatırdı. Şarapnel parçaları Ökkeş’in bütün vücuduna saplanmıştı. Her yanından kan akıyordu. Kürt Mehmet yırttığı elbisesinin parçalarıyla arkadaşının kolundaki, ayağındaki yaraları sardı. Ancak göğsünden akan kanı sarabilecek bir şey bulamıyordu. Küçük bir bez barçasını eline alarak üzerine bastırdı.
Ökkeş’de şehitler kervanına katılacak gibiydi. Kürt Mehmet yardım edin diye bağırsa da sesi top sesleri, mermi sesleri arasında kaybolup gidiyordu.
Antepli Ökkeş’şe Adıyamanlı Kürt Mehmet’in arkadaşlığı yıllar öncesinden başlamıştı. İlk tanışmaları daha on sekizinde iken olmuştu. Adıyamanlı Kürt Mehmet Çanakkale’ye gitmek için Antep’e geldiğinde Ökkeş’le tren garında rastlaşmışlar. Çanakkale’ye kadar aynı vagonda yolculuk etmişlerdi. Savaş boyunca aynı birlikte bulunmuşlar, onların arkadaşlığı her kes arasında örnek alınır olmuştu. Bir birlerine bir arkadaştan çok kardeş gibi olmuşlardı.
Kürt Mehmet’e arkadaşlarının ölümleri bir hüzün vermişti. Ama Ökkeş’i arkadaşını, kardeşini, can yoldaşını kaybetmek zor gelecekti. Tek tesellisi çok arzuladığı şehitlik şerbetini içmesi onun için bir teselli kaynağı olacaktı.
Kürt Mehmet bir eliyle arkadaşının kanını dondurmaya çalışırken geçmişin perdeleri aralandıkça arkadaşının bu acı çeken hâli ona daha fazla hüzün veriyordu.
Kürt Mehmet fısıltı hâlinde çıkan “ Mamet” sesiyle irkildi. Ona Antep şivesiyle tek “Mamet” diyen Ökkeş’ti. Genelde diğer arkadaşları Memmet derlerdi.
Kürt Mehmet Ökkeş’in dudaklarına baktı. Önce hayal gördüğünü zannetse de, bu fısıltıyla kendine seslenen Ökkeş’ti. Ökkeş’in dudağının kenarına sızmış kanı silmek için elini uzattı. Dudağına dokunduğunda elindeki kan dudağının her yanına bulaştı.
– Söyle Ökkeş Gardaşım
Ökkeş Dudaklarını oynattı
– Ben gidiyorum.
– Yok iyisin gardaş. Kendini topla, diren, daha çok gavur var öldürülecek. Çanakkale sensiz nasıl direnecek. Bu kadar topa.
– Mamet
– Söyle aslanım
– Sana verdiğim emanet mektubu yerine ulaştır.
– Olur
– Birde elini parkemin cebine at. Orada bir mendil var. Onu al. Hatıram olsun sana. Baktıkça beni hatırla. O mendil ki sana emanetimdir. Ona iyi sahip çık. Hakkını helal et. Eşhedüüüü….
Kürt Mehmet dizindeki arkadaşının başını dik tutmaya çalışsa da, başı bir dağ gibi devrilmişti sağ yanına. Artık Ökkeş’te bir Çanakkale olmuştu, atık Ökkeş’te isimsiz bir kahramandı asırlara meydan okuyacak.
Elini arkadaşının parkesinden içeri attı. İç cebinde kana bulanmış el işlemeli bir mendil vardı. Hemen yanında da mektup. Bu mektup Kürt Mehmet’in kendi yazdığı mektuptu.�
Mehmet kendi yazmış olduğu mektubu arkadaşının cebine tekrar koydu. Bu mektubu “sevgiler sevgilisine götür” dedi. Arkasından kanlı mendili parkesinin iç cebindeki Ökkeş’in mektubunun yanına koydu.
Yaralı ayağını oynatmak istese de hissedemedi. Arkadaşının yarasını sarayım derken kendi yarasını unutmuş, kan kaybetmişti. Kan kaybına dayanamayıp oracıkta bayıldı.
Gözlerini araladığında bir sağlık çadırının içerisinde olduğunu fark etti. Her tarafı yaralı askerlerle doluydu. Çadırın dışından sürekli yeni yaralıların getirildiğini, askerlerin iniltilerinden sağlıkçıların sağa sola koşuşturmasından anlıyordu.
“Ben neden yatıyorum vatan beni bekliyor” diye doğrulmak istedi. Ancak dizlerinden yukarı doğru bir sızı kendini hissettirdi. Üzerindeki örtüyü kaldırdığında yaralı olan ayağının bilekten itibaren kesilmiş olduğunu gördü.
Dudağından dökülen ilk kelime “vatan sağ olsun” oldu.
***
Pencereden içeriye vuran akşam güneşi Kürt Mehmet’in gözlerini rahatsız ediyordu. Tren sallandıkça anne beşiği gibi geliyor, gözleri dalıyordu. Kendisine savaşamaz raporu vermişler, Çanakkale’den İstanbul’a oradan da Trenle memleketine gitmesi için trene bindirmişlerdi.
Tren Anadolu’nun yüreğinden bir yılan gibi kıvrılan rayların üzerinden akıp gidiyordu. Geçtiği yerlerden Anadolu’nun güzelliğini seyrediyor, bu vatan için ölemediğine üzülüyordu.�
Anadolu geceleri karanlığın içinde yas tutuyor, gündüzleri ise yoklukla, savaşla, ölümle kan ağlıyordu.
Günler geceleri kovalıyor, istasyonlarda duran tren yaralı askerleri memleketlerine en yakın istasyonda bırakıyordu. Her istasyonda yaralılarla beraber asker mektubu indiriyordu. Kimi aldığı bu mektuplara sevinecek, kimide şehit mektubunu bağrına basıcaktı.
Kürt Mehmet elini parkesinin cebine attı. Cebindeki mektubu ve kanlı mendili yokladı. Elini Ökkeş’in göğsündeki yaraya bastırır gibi göğsüne bastırdı. Gözlerinden süzülen yaşı kompartımandaki yaralı askerlerden gizlemeye çalıştı.
Gün ağarırken uzun yollardan gelmiş yorgun bir tren Antep Garında durdu. Etrafa yanık bir koku yayıldı.
“ Antep’te inecek kalmasın” diye bağıran görevlinin sesi trenin içerisinde yankılandı. Kürt Mehmet kendini toparladı. Devletin kendisine verdiği değneğine dayandı. Görevlilerin yardımıyla Antep garında indi.
Onunla beraber birkaç Çanakkale gazisi daha inmişti. Kürt Mehmet Antep’te Ökkeş’in kendisine verdiği emanet mektubu ailesine verecek oradan da Adıyaman’a geçecekti.
Antep garındaki görevlilerinden Mektupta yazan adresi sordu. Ne kendisi ne de arkadaşı Ökkeş okuma yazma bilmezlerdi. Mektuplarını bölüklerindeki okuma yazma bilen birine yazdırırlardı.
Ökkeş bu mektubu bahriyeli bir genç teğmene yazdırmış, o teğmende iki gün sonra şehit düşmüştü.
İlk zamanlarda alışamasa da yeni arkadaşı değneğine dayanarak Antep kale altı semtine doğru ilerlemeye başladı. Yavaş yavaş yürüyordu. Adresi bulmak pek zor olmayacaktı. Evleri Kalenin hemen altında Alleben deresinin kenarında idi. Ökkeş “kime sorsan orada beni tanırlar “demişti.
Köprüden geçip Alleben deresi boyunca kale yönünde ilerliyordu. Dere boyunca su kenarlarında çocuklar sularla oynuyordu. Yokluğa fakirliğe öksüzlüğe yetimliğe rağmen solgun yüzlerinde çocuksu gülümsemeyi eksik etmiyorlardı.
Alleben dersinde oynayan  çocuklar değneğine dayanmış Kürt Mehmet’i görünce.
“Aha bir gazi daha geliyor” diyerek Kürt Mehmet’e doğru koşmaya başladılar. Çocuklar etrafını çevirdiler. Her çocuk bir soru soruyordu
– Sende mi Çanakkale’den geliyorsun?
– Amca sende mi gazisin?
– Savaş nasıl gidiyor?
– Babamı gördün mü? Adı İsmail?
– Ağabeyim Mustafa’yı tanır mısın?
Çocuklar o kadar soru sormuştu ki hangisine cevap vereceğini şaşırmıştı. Derin kanarında bulunan bir taşın üzerine oturdu. Çocukların sorularını tek tek cevaplamaya çalıştı. Ancak her cevap çocukları hüzne boğuyordu. Her cavabın arkasından yeni bir soru daha geliyordu.
En sonunda onlara, o bir soru sordu.
– Ökkeş’in evini bilir misiniz?
Çocukların arkalarında kalmış kısa boylu olanı sordu.
– Hangi Ökkeş?
– Sarıların Ökeş
– Evet o benim eniştem. Ablamın nişanlısı.
– Onların evine götürsene beni?
– Olur götürürüm
– O nasıl?
O nasıl sorusu, Kürt Mehmet’in boğazında düğümlendi. Ne cevap vereceğini şaşırdı. İyi dese yalan olacak, şehit dese çocuk üzülecek. “Adın ne senin?” diye bir soruyla konuyu değiştirdi.
Taş duvarların gölgelediği evlerin arasından ilerlemeye başladılar. Eve yaklaştıklarında çocuk parmağıyla göstererek  “aha şu ev” dedi.
Çocuk koşarak evin kapsısını yumrukladı.
– Ayşe hala Ayşe hala. Ökkeş ağamdan haber var. Aç kapıyı.
Ökkeş kelimesini duyan ev halkı bir anda kapıya koştular. Kapıyı açtıklarında değneğine dayanmış Kürt Mehmet’i gördüler.
Hazan vurmuş bir  ekin başağı gibi boynu eğilmişti Kürt Mehmet’in. Şimdi ne diyecekti, ne anlatacaktı onlara.
Ökkeş’in ailesi Kürt Mehmet’i içeri alırken küçük çocuk oradan uzaklaşmış iki ev ötedeki kendi evlerine, Ökkeş’in arkadaşı geldi diye haber vermeye gitmişti. Bu habere sevinen aile Ökkeş’lerle hem teyze çocukları hem de  dünürdüler. Evin kızı Fatma Ökkeş’in nişanlısı idi.
Gelen habere en çok o sevindi. Alelacele hazırlanıp annesiyle dünürlerine koştular.  Dünürlerine vardıklarında Fatma dış kapıya yakın oturdu. Herkes Ökkeş’i sormak istiyor ama kimse cesaret edemiyordu.
Kürt Mehmet’e oğullarının şehit düştüğünü bir türlü söyleyemiyordu. Söylemek için bir yol düşünüyordu.
“Size Ökkeş’ten mektup getirdim” diye başladı. “Adım Mehmet, Adıyamanlıyım. Bizi çürüğe çıkardılar. Antep’ten geçerken  Ökkeş’in emanetini verip öyle gideyim istedim.”dedi
Cebinden bir mektup çıkardı, Ökkeş’in annesine uzattı. Mektubun zarfında kanlı parmak izleri vardı.  Kadının yüreğine bir ateş düştü.
Kadın “oğlum oku da dinleyelim dedi “ Kürt Mehmet’e. Mehmet okuma yazma bilmediğini söyledi.  Odanın içerisinde kimse okuma yazma bilmiyordu. En sonunda emekli katip komşuları Hacı Nurettin’i çağırdılar.
Saçları ağarmış adam nefes nefese gelmişti. Oda merak ediyordu. Çanakkale savaşını. Onunda bir evladı vardı. Belki gelen onu da tanırdı.
Emekli katip misafirin bulunduğu odaya girdi. Kürt Mehmet’e hoş geldin dedikten soran bir köşeye oturmasıyla eline Ökkeş’in mektubunun tutuşturulması bir oldu.
Katip yılların verdiği tecrübe ve titizlikle mektup zarfını açtı. Sanki kutsal  kitabın sayfalarını açar  gibi saygıyla bir süzdü mektubu. Gözlüklerini taktı, burnunun ucuna doğru yaklaştırdı. Okumamaya başladı.
“Sevgili Ailem
Öncelikle hepinize selam ederim. Bilmenizi isterim ki bu mektup elinize ulaşmışsa ben …” katip burada duraksadı. Herkeste bir heyecan. Katip gözlüklerinin ucundan etrafı bir sözdü. Kürt Mehmet’le göz göze geldiler. Kürt Mehmet çaresizlikten boynunu eğdi. Sustu bir dağ gibi. Katip yutkundu. “ … bu mektup elinize ulaşmışsa bilin ki ben vatan yolunda, Bayrak uğrunda; İslam’ın ve devletimin bekası için Şehit düşmüşümdür…” sessizliğin içerisine bir anda kor düşmüş gibi oldu. Bütün yürekler yandı. Kadınlar ağlamaya başladılar. Katip kadınlara döndü ve “Şehitler ölmez onlar diridirler. Allah onları yanlarına aldı. Ve onlara dünyadaki en büyük madalyalardan birini verdi” diyince ağlaşmalar yerini içten hıçkırığa bıraktı. Ökkeş’in annesi “vatan sağ olsun “deyebildi.
Ortalık biraz sakinleşince Katip mektuba devam etti. “hepinizin hakkını helal etmesini istiyorum. Benden yana hakkım helal olsun” Mektubun burasında hep bir ağızdan içerdekiler “Hakkımız helal olsun “dedi.
 Katip devam etti “Size bu mektubu getiren arkadaşım hayatta her şeyimdi. Hayatta her şeyim olan biri daha vardı. Oda nişanlım Fatma. Şimdi ben yokum. Sizlerden özelliklede nişanlım Fatma’dan bir isteğim var. Artık ben yokum Fatma. Seni can yoldaşım kardeşim, arkadaşım her şeyim Mehmet’e emanet ediyorum. Eğer onunla evlenirsen beni mezarımda mutlu edersin. Sizden son bir ricam çocuğunuz olursa adını Ökkeş korsanız sevinirim.
Hepiniz Allaha emanet olun.
Saygıyla Oğlunu Ökkeş”
Mektup bittiğinde odadakilerde ve özellikle de Kürt Mehmet bir şaşkınlık girdabına düşmüştü. Kürt Mehmet Ne yöne gideceğini, ne yapacağını bilmiyordu. Başını öne eğdi. Ağlıyordu.
Katip tecrübesini ve olgunluğunu konuşturdu. Olanları anlayıp, taşları yerine konulmasına yardımcı olmak istedi.
“Evet bilelim ki Ökkeş oğlumuz Şehit düşmüştür. Allah rahmet eylesin. Onun bizlerden son isteğini yerine getirmek boynumuzun borcudur. Evet Oğlumuza ve kızımıza soralım  kabul ederlerse şehidimizin son arzusunu yerine getirelim.”diye konuştu. Katip biliyordu ki demir tavında dövülürdü.
Soruları Kürt Mehmet ve Fatma’ya sordu. İkisi de sustu. Bu susmak zorda olsa kabul manasına geliyordu.
Kürt Mehmet oturduğu sedirde eğilmekten iki büklüm olmuştu. Elini askerden kalma parkasının iç cebine attı. Ökkeş’in kendine verdiği kanlı mendile dokundu. Dudağından iniltili bir cümle döküldü.
– Yapacağını yine yaptın be Ökkeş. Emanetin başım üstüne be yiğidim.

HASAN MAHİR

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir