almacipazari2

Almacı Pazarı’nın İlginç Hikayesi

Bu; bir yokluğun, yoksulluğun hikayesi. Bu; sabah şafak sökerken yollara düşmüş kervanların hikayesi. Bu, “mış muş”la anlatılan geçmiş zaman anılarının siyah beyaz fotoğraflarının altına iliştirilmiş notların hikayesi. Bu; toprağında göz yaşı kurumamış adamların hikayesi. Bu; devası umut olan hastaların hikayesi. Bu; ülkenin, Gaziantep’in hikayesi. Bu, senin, benim, bizim hikayemiz. Bu bir gönül almanın hikayesi. Bu; Gaziantep de ki “ Elmacı Pazarı’nın” hikayesi. Bu bir elmanın hikayesi…

Bu; bir elmanın hikayesi Gaziantep’in “almacı/ elmacı pazarını”aramak için yola düştüğünüzde başlıyor. Şehrin en büyük alış veriş caddesi Gaziler Caddesine Balıklı parkından girildiğinde, gözünüz sağlı solu vitrinlere takılıyor. Vitrinler; sanal, suni ve bir o kadarda yorucu geliyor insana. Bir birinin aynısı konfeksiyonlar, ayakkabılar, takılar, döviz kurları sıkıyor içinizi. Cadde boyunca aşağı yukarı akan insan selinde yalnızlığınızı hissediyorsunuz. Bitmez sandığınız yol sizi sonunda almacı/elmacı pazarına götürüyor.

Elmacı pazarına geldiğinizde gözleriniz, yeşil, kırmızı elmaları arıyor. Elmasını satmak için bağıran pazarcıların bağrışmalarını duymak istiyorsunuz. “Amasya elması… sulu elma…misket elması…” beklentileriniz boşa çıkıyor.
Onun yerine tüm doğallığı ile sizi karşılayan Zahirecileri, Aktarları, Baharatçıları görüyorsunuz. Hacı Nasır Camii’nin çıkış kapısında Osmanlılardan kalma çarşıda bin bir doğal renk ve koku gözlerinizi kamaştırıyor. Tezgahlara dizilmiş; Gaziantep üzümünden yapılmış cevizli sucuklar iştahınızı kabartıyor. Üzümden yapılmış pestiller açlığınızı tahrik ediyor. Hele üzüm pekmezinin siyaha çalan rengi, pekmezin duruluğu ekmek bandırmaya çağırıyor. Cam kavanozlardaki melengiç kahvesinin tadını merak ediyorsunuz. Havaya yayılan kimyon, pul biber, sumak, nane, kokuları sizin için bir doğal armoni oluşturuyor. Nar ekşisinin vitrindeki yeri dikkatinizi çekiyor. Fıstığın hakimiyeti çarşıdaki bütün dükkanlarda kendisini hissettiriyor. Kavrulmuş fıstık, mevsimine göre taze”ben” fıstık, fıstık ezmesi, içi fıstıklı dışı pestilli “muska” fıstık yeşili ile çarşıya süslüyor. Güneydoğu insanının vazgeçemediği kaçak çay demleneceği çaydanlıkları arıyor. Tavanlardan sarkan kurutulmuş, biber, patlıcan, kabak, bamya, rüzgarın etkisi ile ses çıkartıyor. Bu sesler size, ruhunu deniz meltemine bırakan rüzgar gülünün melodisine tutulmuş hissi veriyor.

Elmacı pazarı kısaca size, Gaziantep’in toprağında yetişen ürünlerinin koleksiyonunu sunuyor. Hem Gaziantep coğrafyasını tanıyor hem de doğallığın ve tarihini bir çarşıda alışverişin keyfini çıkartıyorsunuz.
Etrafınızı kuşatan büyü bir anda bozuluyor. Doğallığın ve güzelliğin sarhoşluğunu üzerinizden attığınızda Elmacı Pazarı’nın “elma” larını arıyorsunuz. Etrafınızda ne bir elma nede bir elmacı var.
Eni bir metre boyunda olan Nurettin Erbalcı dedenin dükkanı takılıyor gözlerinize. Daracık dükkanın raflarına koyduğu şimdiye kadar belki de hiç görmediğiniz bir camekana rastlıyorsunuz. İşte tam bura da başlıyor “Elmacı Pazarının ve bir elmanın hikayesi”

Kurtuluş savaşının yokluğu, şehirler arasında hayvanlarla yapılan ulaşımın zorluğu ve Gaziantep toprağında elmanın yetişmemesi bu pazarın doğmasına sebep olmuş. Bundan elli atmış yıl öncesinde, elmacı pazarında sadece elma ve diğer meyveler satılırmış. Elmacı pazarının kepenkleri sabahları açıldığında bütün bir çarşıyı güzel bir elma kokusu alırmış. O günlerde elma bu pazardan başka yerde bulunmaz. Bu pazarda da sayılı bulunurmuş. Elma alanlarda sayılı kişilermiş.

 

Nurettin dedenin raflarında bulunan camekanlar da o günlerden kalmış. Bu camekanlar yirmi kiloluk peynir, yağ tenekeleri enlemesine ortadan ikiye bölünür, açık kalan kısımlarına cam takılırmış. Bir tenekeden iki camekan elde edilirmiş. Elmalar az ve o kadarda kıymetli oldukları için bu camekanlarda satılırmış. Öyle kasa ile, kilo ile elma almak imkansızmış. Evde yemek içinde zevkine elma almak her kişinin harcı değilmiş. Elma daha çok hasta ziyaretlerine gidilirken alınırmış. Hasta ziyaretine fakirler bir, zenginler iki tane elma götürürmüş. Bir hastanın itibarı, kendisine gelen elmalardan ölçülürmüş. Hastalar elmayı öyle hemen soyup yiyemezlermiş. Bir iki gece yastıklarının altında saklarlarmış. Ondan sonra yerlermiş.

Elmacı pazarında elma ve diğer meyveleri satan kabzımalların bu günkü gibi şaşalı firma isimleri yokmuş. Ama kabzımalların hayvanlarla meyve taşıdıkları “tahra”ları varmış. (Tahra, tahtadan yapılmış üstü geniş altı dar, küfe yerine kullanılan ayakları ve tutacak yeri olan bir meyve taşıma aracı). Her kabzımalın beş yüz, altı yüz, tahrası olurmuş. Bu tahralar köylülere verilir, köylüler bahçesinden, bağından topladığı meyvelerini tahralara yükleyerek ezilmeden Elmacı Pazarına getirirmiş. Her kabzımal yeni aldığı tahrasına kendi yada dükkanının ismini demircilerde bastırırmış. Her kabzımalın demirciler tarafından yapılmış ismi veya mührü bulunurmuş. Bu mühürler ateşte kızdırılarak tahralara bastırılırmış.

Elmacı pazarı; yılarca bir, iki elma almak için gelen müşterilerine yağ tenekelerinden yapılmış camekanlardan elmalar sunmuş. Ne zaman ki şehirler arası ulaşımda kervanların yerini makineler almış, Elmacı Pazarı’nın ve camekanda satılan elmaların tılsımı bozulmuş. 1960-70’li yılardan sonra kabzımallar yerlerini bırakıp gitmişler yada iş değiştirmişler. Şimdiki elmacı pazarındaki dükkanların raflarında, tenekeden yapılmış camekanların içinde fıstıklar, bademler, melengiçler olsa da eskilerin gözleri hala teneke camekanlarda elmaları arıyor.
Şimdi adım başı karşımıza çıkan manavlardan, süper marketlerden kilo kilo elma alıyoruz. Ülkemizin her yöresinde her çeşit elmayı bulabiliyoruz. Ama kaçımızın elması bir hastaya şifa oluyor. Umut oluyor. Yada kaçımız teneke camekandan gelecek “elamanın” hastasıyız.

HASAN MAHİR

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir